Kapasitesini doldurmuş bir otelin var, yeni bir odayı nasıl satarsın?

İnternet’le ilk defa Sokullu Paşa otelindeyken tanışıyor. Uluslar arası otel zincir yönetim sistemlerini orada öğreniyor. 1998’de kendi oteli Ambassador’da İnterneti ve ağları çok iyi kullanıyor. Normalin üzerinde rezervasyon almaya başlıyorlar. Otel işletmeciliği sırasında İnterneti daha yakından keşfediyor. Kendi orta ölçekteki otelini doldurduğunu bildiği için aslında diğer orta ve küçük ölçekteki otelleri de aynı yöntemle doldurabileceğini düşünüyor. Bu ölçekteki otellerin ana sorununun satış ve pazarlama olduğu çok iyi belirliyor. Ambassador’un odaları dolu olunca ve kısa sürede yeni otel açamayacağını bildiği için otellerin satış ve pazarlamasını bir çatı altında buluşturacak “All Star Hotels” iş modelini başlatmaya karar veriyor. Turizm bakanlığında çalışan bir arkadaşını bu işin başına geçmesi için ikna ediyor, arkadaşı Ercüment bu işin başına geçiyor. 1999’dan itibaren aile otelleri, küçük ve orta ölçekteki otelleri bu zincirin içine almaya başlıyorlar. 50 ye yakın oteli “All Star Hotels” zinciri içine ekliyorlar. Böylece kendi kapasiteleri dışında da büyük bir kapasiteye sahip oluyorlar. Bir otelden 50 otele kısa sürede bu modeller kapasite arttırabiliyorlar.

Aklında girişimcilik varsa çelik zincir bile tutamaz seni

Metin, bir başkasının otelinde işin tüm girdisini çıktısını öğreniyor, ancak aklında hep kendi işini kurma fikri var. İstanbul’da kazandıklarını hep biriktiriyor. Hayatı bu seneler içinde hep turizm oluyor, hafta sonları dahi çalışmaya devam ediyor. Bu sırada yurtdışıyla bağlantıları, pazarlama ve satış konusunda oldukça bilgi sahibi oluyor. Yurtdışından Türkiye’ye turist gruplarının nasıl getirileceğini otelin doluluk oranının nasıl arttırılabileceği konusunda deneyim kazanıyor. Yabancı dilini otelde çalışırken geliştiriyor. İngilizce ve Almancayı konuşup yazabiliyor.

Sultanahmet’te bu arada bir otel için bir inşaat başlanıyor. Bu başlayan yapıyı yakından takip ediyor. Yeri çok güzel Sultanahmet’in yani turistlik bölgenin tam ortasında yer alıyor. Bu inşaat yani mal sahibini buluyor ve buransın işletmesini almak için görüşmeler yapıyor. Birikimleri ve tecrübesiyle bu otelin işletmesini alıyor. İnşaat henüz bitmeden işletmesini alacağı bu otel için planlarını yapmaya başlıyor, inşaat tamamlanır tamamlanmaz diğer işini bırakıp kendi işleteceği bu otelin başına geçiyor. Otelinin adını kendisi koyuyor: “Ambassador.” Çalışanları kendisi seçiyor, eski iş arkadaşlarından da çevresinden de buluyor. Bu konuda zorlanmıyor. Otelcilik konusundaki tecrübeleriyle 1998’de oteli kısa sürede dolduruyor ve yıl bitmeden karlılığa geçiriyor.

Günde 15 saat çalışmaya kaç yıl dayanırsın?

İstanbul’a dönüyor ama burada onu bir lüks beklemiyor. Bir başka otelde iş arıyor ve Sultanahmet’te Sokullu Paşa Otel’de işe giriyor. 1990’ların başında İstanbul ve turizm işine tam zamanlı olarak başlamış oluyor. Alanya’daki tecrübesinin mutlaka katkısı oluyor ama artık lise zamanları değil, gerçek hayata gelmiştir. Yanında dayısı da yoktur. İstanbul’da akraba tanıdık da yok, bildiğimiz bekar evlerinde kalıyor. Günde 14-15 saat çalışıyor bu otelde aynı tempoda 7 sene geçiriyor burada. Otelciğin her noktasını öğreniyor. Her sene oteldeki yetkisi artıyor. Ön büro, pazarlama, rezervasyon tüm bölümleri yönetiyor. Bir otel nasıl işletilir tüm detaylarıyla görüyor. Hatta Best Western Otel zincirleriyle iletişime geçiyor ve Sokullu Paşa oteli İstanbul’da ilklerden olarak Best Western zincirlerine dahil ettirmeyi başarıyor. Kısa sürede otelin satışları artıyor ve kapasitelerini dolduruyorlar.

Üniversiteyi niçin terk edersin?

Lise yılları Alanya’da otellerde kışın Bingöl’de geçiyor. Lise bittiğinde İstanbul’a geliyor. Alanya’da çalıştığı zincirin İstanbul’daki otelinde çalışmaya başlıyor. Bu sırada Konya Selçuk Üniversitesi İngiliz Edebiyatı – İngilizce öğretmenliği bölümünü kazanıyor. Çalışmaya devam edemeden Konya’ya gidiyor. Orada üniversite okuma hayali ile kaydoluyor, hatta Konya Selçuk otelinde de iş buluyor. Hem okumak hem de çalışmak istiyor çünkü ailesinden maddi anlamda çok büyük bir destek alamayacağını biliyor. Tüm yaşamını liseden itibaren kendisi idame ettirmeye başlıyor. Hem üniversite hem okul ve beklide yeni bir şehir Konya’da çok uzun süre kalamıyor. Hayatının önemli kararlarından birini veriyor. 2 ay sonra üniversiteyi ve Konya’yı bırakıyor. Belki bir sonraki sene girmeyi ve İstanbul’da bir üniversiteyi kazanmak var. Belki Konya İstanbul’un yaşantısını gördükten sonra biraz farklı geliyor. Ama Metin hayatın çatallarından birisini seçiyor. Üniversiteyi bırakıp tekrar İstanbul’a otelde çalışmaya dönüyor. Bu süre içinde tüm harcamalarını biriktirdikleri ve çalıştıklarından karşılıyor. Bingöl’deki ailesi mütevazi bir gelire sahip. Dışardan bakıldığında zor zamanlar.

Bellboy, barmen, depocu, garson

Metin, 1974 Bingöl doğumlu. Liseyi Bingöl’de okuyor, arkadaşları haylazlık yaparken lisede yabancı dile merak sarıyor. Yabancı dilini lisede geliştirmeye çalışıyor. Anne ve babasının bir zenginliği yok. Babasının lokantası var, Metin’de belli bir yaştan sonra ona hep yardım ediyor. Dayısı Alanya’da Santana adlı otelde yönetici olarak çalışıyor, yaz tatillerinde onun yanına gidiyor. Yaz tatillerini çalışarak geçiriyor. Belki de yabancı dillere olan ilgisi dayısının turizmle ilgilenmesinden ve otellerde çalışma imkânı bulmasından dolayı artıyor. Lise birinci sınıfta otele ilk çalışmaya gittiğinde Metin’i ambara veriyorlar, kola, bira, yiyecek vb taşımaya başlıyor. Bu iş biraz yorucu gelince dayısından bölümünü değiştirmesini rica ediyor. Sonra bellboy oluyor, ön büroda bavul taşıyor, misafirlere yardım ediyor. Oradan mutfağa geçiyor, restoranda çalışıyor. Nerdeyse yaz aylarında önceden planlanmışçasına bir otelin tüm bölümlerini görme fırsatı oluyor. Her bölümde çalışıyor. Belli bir süre sonra dayı – yeğen ilişkisi zor oluyor bundan dolayı yan bir otelde barda çalışmaya başlıyor. Bildiğimiz barmen oluyor. Otel misafirlerine içki hazılıyor.

Etrafınıza dikkatli bakın

Eski Topkapı şehirlerarası otobüs terminalinde elinde bir bavulla uzun yolculuktan daha yeni inmiş etrafına şaşkınlıkla bakan, Anadolu’nun bağrından, Bingöl’den gelmiş bir genci hayal edin. Etraf oldukça kalabalık, bağıran çağıranlar, egzoz kokusuna karışan ter, sıkışık minibüsler. Bingöl’den İstanbul’a çalışmaya gelen gencin burada bir tanıdığı yok. Büyük ihtimalle bekâr evlerinde kalacak. Böyle bir durumu düşünün. Belki de yolda hızla yürürken omzuna çarpmış ve yüzüne bakmadan yolunuza devam etmiş olabilirsiniz.

Müslim’in hikayesi

Etohum Kampi – 10 Temmuz 2010 from Burak Buyukdemir on Vimeo.

Kapalı bir odada akşam saatlerinde masa başındayım. Sıkıcı bir gün daha geçmişti. Sadece 2 aylık bir danışmanlık için burada bulunuyordum. Çalıştığım mekânın dışında bina ve çevre aslında muhteşemdi, ama iş ortamı gerginleşmişti. Neden bu danışmanlığı verdiğim konusunda artık en ufak fikrim bile kalmamıştı. Tam bu sırada ofisi temizleyen görevli geldi, masanın altındaki çöpü aldı, büyük poşetine boşalttı ve gülen bir ifadeyle iyi akşamlar diledi. Adı Müslim’di. Hollanda başkonsolosluğunun temizlik işlerini yapıyordu. Bana ne yaptığımı sordu, anlattım. Aslına bakacak olursanız bildiğimiz bir temizlikçiye hiç mi hiç benzemiyordu. Öğrenmeye açtı ben internetten bahsediyordum, o da dakikalarca sorular sorup dinliyordu.

Danışmanlığımı verdiğim süre içinde Müslim’le daha sık konuşur olduk, iş aralarında gelir, sohbet ederdik. Hollanda Başkonsolosluğunda başıma gelen en güzel şey aslında Müslim’le tanışmam oldu. Bir de oradan hatırladığım Başkonsolos Marco Hennis’ti. Sıra dışı birisiydi. Bana sanki onun uzun süredir görmediği arkadaşıymışım gibi tüm konsolosluğu gezdirdi. Herkesle tanıştırdı, kendi hobilerinden bahsetti, Afganistan’dan getirdiği eşyaları, resimlerini gösterdi, hayatından bahsetti. Gerçekten çizginin dışında birisiydi. Hayat bazen size birkaç armağan verir, siz onu o zor alandan çıkartıp alırken bunların ne olduğunu anlamazsınız. Demlendikten sonra alırsınız tadını.

Müslim’le tanıştığımız sıralarda “Kümesteki kartal neden uçamaz” ın baskıya hazırlandığı sıralardı. Bir gün konuşmalarımız sırasında kadrolu olarak çalışırken onu işinden çıkartmak istediklerini, dışardan şahıs firması kurmaları gerektiğini istediklerini söyledi. Bunu ilk başta kendisine yedirememişti. İtiraz etmiş, bunun olmaması gerektiğini çalıştığı kişilere anlatmaya çalışmış. Ne ettiyse başaramamıştı. Kendisi zorunlu olarak şahıs şirketi kurup dışardan konsolosluğa hizmet etmeye devam etmeye ben danışmanlığı bıraktığımda devam etti. Bunun bir fırsat olduğunu yıllar sonra tekrar buluştuğumuzda anlattı. Kafamda bir ışık yandı diyor. O gün çok kızmıştım ama bu benim hayatımı değiştirdi, dedi.

Hiç bağı hiç kopartmadık. Müslim her bayramda beni aradı. Kitap bittiğinde haber verdim. Kitabı bir çırpıda okumuş. Kendine oradan dersler almış, hatta çevresindekilere kitabın belli bölümlerini anlatmış, okumuş. Üzerinden 1 yıla yakın zaman geçtikten sonra Müslim beni tekrar aradı. Yeni bir ofise taşındığını söyledi. Çekingenlikle beni davet etti. Çok güzel değil ama gelirseniz çok sevinirim dedi. Girişimcilerin ofislerini görmeyi aslında çok seviyorum, ancak hemen ziyaretine gidemediğimi hatırlıyorum. Buluşmamız ve benim onu ziyaretim birkaç haftayı buldu. Araya işler girmiş olabilir. Şimdi geriye dönüp neden bunun bu kadar uzadığını hatırlamıyorum. Belki bir internet şirketi değildi onun için acele etmemiş olabilirim. Müslim bir temizlik şirketi kurmuştu.

Okmeydanı’nda bir hanın ikinci katında 30-40 m2 lik iki masa 3-4 sandalyeden oluşan bir ofisti. Asansörü olmayan Anadolu’daki muhasebecilerin ve avukatların toplandığı o bildiğimiz hanlara benziyordu. Hiçbir üniversite öğrencisinin hayal edemeyeceği kadar güzel bir ofisti burası. Müslim çekiniyordu. İşte mütevazi ofisimiz burası diyordu. Belki de benim küçümseyeceğimi düşünüyordu. Dışardan çaycı geldi. Hani düofonlarla ısmarlanan çaylardan bu. Markayla alınan çaylardan. Büyük holdinglerde bulamayacağınız kadar lezzetli çaylardan. Sallama olmayan yeni demlenmiş çaylardan.

Müslim çok iyi hatırlıyorum o zaman bana şirketlerini nasıl kuruduğunu ve internet sitelerini nasıl kurduğunu çok açık gönüllükle anlatmıştı. 2006 olması lazım. Şirketi eşiyle beraber kurmuşlar. İlk bilgisayarını kredi kartına taksitle almıştı. Cebinde birikmiş hiç parası yoktu. Hollanda başkonsolosluğunda temizlik işleri yaparken dışarıda araba alım satımından belli bir para kazanmış ve bunu da şirketi kurduktan sonra bırakmaya karar vermişti.

Müslim’in ofisinde 1-2 saat geçirdim. Neler anlattığımı açıkçası hatırlamıyorum. Müslim dün bana o ziyaretin ne kadar çok önemli olduğundan bahsedene kadar genel konuştuğumuzu düşünüyordum.

“Bizim ofisimizi ziyaret etmeniz bize motivasyon vermeniz bizi çok etkiledi” dedi.

1970 Sivas doğumlu. 5 kardeşler. 3 erkek 2 kız. Müslim en küçükleri. Liseyi okurken babasının hayvancılık işlerine yardım ediyor. 15 yaşında ticarete başlamış.

“Sivas’ta bizim belirlediğimiz fiyat piyasa olurdu, o yaşta hayvan alıp satımına başlamıştım, babama yardım ediyordum. Girişimcilik belki o günlerde bende doğdu” diyor

18 yaşına kadar Sivas – İstanbul arasında gidip geliyor. Akrabalarının yarısı İstanbul’daymış. Liseyi bitirince İstanbul’a gelmiş. Ona Hilton’a girmelerinde yardımcı olmuşlar. Hilton’a bulaşıkçı olarak girmiş 9 ay boyunca çalışmış. Bulaşıkhane’den kurtulma yollarını aramış. Lisede elektronik elektrikle de uğraştığı için otelin teknik bölümüne girmeyi başarmış. Sivas’ta hayvan ticareti yaparken elektrik elektronikçilerde de çalışmış aslında. Orada tamir işlerini öğrenmiş. Hilton’da teknik bölümde çalışırken dışarıda Alman bir firmanın elektrik ürünlerini satmak istemiş. Onu 6 boyunca eğitime almışlar. Eğitim sonunda bu firmanın santrallerini kurmaya başlamış. Saat 3’e kadar otelde çalışıyordum sonra bu işe gidiyordum diyor.

Otelin teknik bölümünde çalışırken kat hizmetlerinde çalışanların onlardan daha iyi maaş aldığını fark eder. Kat hizmetlerine geçmeye karar verir. Katlarda çalışanlar 1500 – 2000 YTL gibi maaş alıyorlardı. Burada fırsat olduğunu düşündüm diyor. Teknik bölümde 2 sene kat hizmetlerinde de 3 sene çalışmış. Bu sırada temizliğin ince noktalarını öğrenmiş. Aslına bakacak olursanız yaşımdaki akış içinde teorik terimlerle satış, pazarlama ve operasyonu birebir uygulamış. Buradan nereye geleceğim takip edin.

Hilton’dan ayrılmaya karar vermiş ve ilk girişimcilik deneyimini kayınbiraderiyle yapmış. Bir mobilya atölyesi kurmuşlar. Onun düşüncesi kataloglar oluşturup büyük firmalara ve diğer mobilya dükkanlarına bu katalogları bırakıp aktif satış yapmak ve standart ürünler yaparak büyümekmiş. Olmamış ortağı ile anlaşamamışlar. Bu işten ayrılmış. Biriktirdiği tüm parasını bu girişimcilik deneyiminde harcamış. Daha sonra Hilton’dan tanıdığı yöneticisinin yardımı ile Hollanda başkonsolosluğuna girmiş. Orada temizlik, bahçıvanlık hatta teknik işleri yapmaya başlamış. Hollanda başkonsolosluğunda tam 5 yıl çalışmış. Bu sırada hafta sonları açık araba pazarlarında araba alıp satmaya başlamış. Bu işi bırakana kadar 1200 araba satmış. Araba alıp satmak çok karlı işti ama ticari ahlak çok bozulmuştu artık buna dayanamayıp bıraktım dedi.

Konsoloslukta çalışırken bir gün kadrodan çıkartılıp dışardan şahıs firması olarak hizmet vermeleri istenince aslında tüm hayatı değişmiş. İlk başta buna çok kızıp itiraz etse de bunu bir fırsat olarak değerlendirmiş.

“Kendi temizlik işimi kuracaktım ve ilk referansım Hollanda Başkonsolosluğu olacaktı.” diyor Müslim.

Olaya diğer bir gözlükle bakarsanız aslında bu resmen işten kovulmasıydı. Bardağın dolu kısmını görmek bu olsa gerek. Şahıs şirketini kurduğunda ne yapacağını nasıl müşteri bulacağını hiç bilmiyormuş. Bu sırada bir film prodüksiyon şirketinin temizlik işi gelmiş ama hiçbir malzemesi yokmuş. Arkadaşlarını tanıdıklarını toplamış, bir taksi tutmuş, biraderinin arabasını da almış ve temizlik yapacakları yere gitmişler. “Sadece çek çeklerimiz vardı. Elimizde doğru dürüst temizlik malzememiz bile yoktu, bu işten 1.700 YTL para kazandık, 700 YTL si masraflara gitti, kalan 1.000 YTL ile ilk elektrikli süpürgemi aldım” diye anlattı. O zaman bu işi daha da büyüteceğine olan güveni gelmiş. İlk kazandığı bu parayı hala aynı heyecanı yaşayarak anlatıyor.

Böylece kendi işini kurmuş, hatta şahıs firmasını birkaç sene sonra limited şirketine değiştirmiş. Hatta muhasebecisi yeni bir firma kurdurmayıp geçmişi temiz bir firmayı satın almalarını önermiş. Öyle yapmışlar. Kurulum masraflarına eski bir firmayı satın almış. Müslim’in yaptığı iş Çevre Grup Temizlik için bir internet sitesi yaptırmak olmuş. Perpa’dan bir yazılım şirketine ilk sitelerini yaptırmış.

“Google’da “temizlik şirketleri” kelimesini arattıklarında ikinci sayfada geliyorduk, bunu daha yukarılara çekmek için daha sonra başka bir firmayla da çalıştım, nerdeyse tüm işlerimizi internetten bulduk” diye anlattı.

Siteyi açtıktan sonra ilk müşterisi Ankara’dan bir şirket oluyor. İnternetin gücünü böylece daha fazla anlıyor Müslim. İlerleyen zamanlarda internet sitesini daha da geliştiriyor. Bizim onunla görüşmediğimiz zaman sürecinde temizlik şirketini adım adım geliştiriyor. Hatta bu süre içinde kendisi de işin inceliklerini teklif vermeyi işi bağlamayı, satışı, operasyonu vb. birçok şey öğreniyor. En son buluştuğumuzda yeni bir yere taşınacağından bahsetmişti. Okmeydanı’ndaki ofis onlara dar gelmeye başlamış ve daha iyi işler almaları için ofis değiştirmelerinin gerekliliğini görmüş.

Dün Müslim’le tekrar buluştuk. Ofisi değiştirmişti. 60’a yakın çalışanı olmuştu. Yılda toplam 200.000 m2 lik bir alanı temizlemeye, 40 şirkete sözleşmeli hizmet vermeye ve aylık 60 şirkete geçici temizlik yapmayı başarmışlardı. Şirketini üç bölüme ayırmıştı, peyzaj, ilaçlama ve temizlik. Peyzaj için yanında ziraat mühendisi çalıştırmaya başlamış. ISO belgesi almış. Kurumsallaşmak için şirketini yapılandırmaya girişmiş. Toplam cirosu geçen sene 500.000 YTL ‘ye yaklaşmış bu sene 1.000.000 YTL yi geçeceğini söyledi. Bir düğünde tanıştıkları ve şirketi birlikte kurdukları eşi yeni doğan bebeklerine baktığı için tüm iş Müslim’in omuzlarında. Filmlerin sonundaki gibi oldu ama Hollanda başkonsolosluğunda onu işte çıkaran memurlar büyük ihtimalle ya emekli olmuşlardır veya hala EU ile aldıkları maaşlarıyla işlerine devam ediyorlardır.

Sevgili Haydar Dümen sorum var: “Çok eşlilik motora hasar verir mi?”

İnsanoğlu bu … Her gördüğü güzelin kendisinin olmasını ister. Hele erkek kesimi hiç güvenmeyeceksin, gördüğü her güzele ne gözle bakar belli değil. Şimdi Aslı bu satırları okuduktan sonra bana hesabını soracak 2 gün boyunca bu yazdıklarımın bir örnekleme olduğunu internet girişimcilerine bir şey anlatma peşinde olduğumu söyleyip duracağım. Ne kadar inanır bilmem ama sizler için kendimi yakıyorum sevgili arkadaşlar.

Durumun devamı şöyle: Genç insanlar erkek olsun kadın olsun ilk önce bir kişiye aşık olurlar. Bir aşk ile herhangi bir şekilde yetinmeyip gözleri sürekli dışarda olanlar her ortamda tabanı kollarlar, küçük bir fırsat bulduklarında ikinci, üçüncü seçenekleri de stepneye koyarlar. Bu durum yönetilmesi zor bir duruma gelene kadar devam edeceklerdir. Ne zaman ki bu durum domino etkisiyle çöker o zaman elde kalır sıfır. Bir yakalanma tüm sistemi anında yıkabilir. İşin en ilginci tüm kızlara eşit zaman ayrılmaz her biri daha fazla enerji isteyecektir. Arzı sağlayan genç çocuk bu kadar çok kızı bir arada yönetmekte zorlanacaktır. İlk günler her ne kadar zevkli gözüken bir durumda olsa zamanla bu çok aşklılık kavramı tüm taraflar için çekilmez durum alır. Her kız tüm ilginin kendisinde olmasını isteyeceği için problemler birbirini izleyecektir.

Yukarda teorik olarak anlatmaya çalıştığım, Aslı’ya bunun ne kadar bilimsel bir açıklama olduğunu ispatlamaya çalışacağım, üst paragraftan sonra alt yazı olarak şunu yazayım. Evlenmeden önce bir kaç kızla çıkmaya çalışırsanız ne paranız yeter ne enerjiniz. Bir yer gelir patlarsınız veya patlatırlar.

Şimdi duruma evlilikten sonra bakalım. Bir eşiniz var ve sizin hala gözünüz dışarda. Yeni eşler arıyorsunuz. Ne olur gelin beraberce değerlendirelim.

  1. Maddi olarak güçlü değilseniz çökersiniz
  2. Yaşlandıkça enerjiniz düşer, iki ve üç talep kaynağı sizi sömürür, bir yerde motor arıza yapar
  3. Stres katsayınız artar her iki tarafa da ilgi göstermeniz gerekir, ikisi de ilgiden memnun kalmaz
  4. Eğer iki taraf da durumdan haberdar değilse her ikiside tek kendilerinin olmasını ister.
  5. Eğer durumdan 1 taraf haberdarsa her iki tarafta sadece kendinizle ilgi göstermenizi ister
  6. İki tarafında durumdan haberdar olması seçeneği seçenek değildir.

Evlisiniz bir tane metres buldunuz, problemleriniz 2 ye katlanır, iki metres bulursanız bu sefer problemler geometrik olarak büyür. Paranız var ben bunu yaparım kardeşim deseniz bile yaşınız bir yerde buna dur diyecektir. Tüm tarafları sürekli mutlu etmek çok zor olacaktır. Evliykende de bekarken de birden fazla eş başınızı her zaman ağrıtır. O bakımdan akıllı erkekler tek tek evlenirler, tek tek aşık olurlar. Eğer geçiş olacaksa bir öncekini bitirir sonra diğerine geçerler.

Diyeceksiniz ki kardeşim bak Arabistan’da 4 tane eşle 4 farklı sarayda yaşayan şeyhler prensler var ben neden yaşamayım; bir; Ülke farklı, kurallar farklı iki; bu kadar sermayen var mı? Bir de olaydan sinerji olmuyor toplam mutluluk 1 + 1 + 1 + 1 = 4 ediyor mu? 4 evlilik toplamda 1 mutluluk etmez.

Aslıcım buradan sana sesleniyorum. Bu benzetmelerin tümü internet girişimcilerine odaklanma problemini anlatmak için. Sürekli olarak 3-4 proje ile başarı peşinde koşan internet girişimcilerine. Eğer birden fazla internet projesi ile başarılı olmayı düşünüyorsanız yukardaki benzetmelerin bir tanesine otururusunuz.

Örnek yeni girişimcisiniz ve kaynağınız yok ama fikirler *ok gibi. Hepsiyle başlayalım diyorsun. Ne olur kardeşim bakalım. İlk günler hep güzel günler olur, aylar geçtikçe bu projelerin küçük yükleri omzunda kaldırılamayacak yükler haline gelir, hangi sevgilimi bıraksam diye karar veremezsin. Hepsini kaybedersin bir gün. Birde matematiksel olarak maksimize edemezsin çıktıyı. İki projenin toplamı 2 etmez, 1 bile olmaz. O sebeple bir güzele aşık ol ve onlar tüm hayatını birleştir. Neymiş;

Güzele güzel demem güzel benim olmadıkça

Sonra diğer örneğe yatay geçiş yapalım. Bir proje başladınız iyi kötü devam ediyorsunuz bu internet işine ama yolda bir yeni iş modeli gördünüz, çarpıldınız. Bu da benim olmalı dediniz. Sonra ikinci projeye girdiniz. Yani bir eşiniz var birde metres tuttunuz, hatta kuma aldınız. Ne problemleri yazmıştık yukarda. Patlarsınız ya da patlatırlar. İlk işiniz bozulur, yeni iştende istediğiniz verimi alamazsınız, matematiksel olarak maksimize olamazsınız.

Peki bir işiniz var ve bunun doğru iş olmadığı anladınız ama bu işide bırakmak istemiyorsunuz, yeni işe onu yanınıza alarak devam etmek istiyorsunuz. Ne olur ayağınıza ayak bağı olur. Hiç bir taraf mutlu olmaz, ne yeni proje ne eski proje başarılı olur. Yapılması gereken eski eşinizi boşamaktır. Sonra yenisiyle evlenirsiniz. Akıllı erkekler sırayla evlenirler. 3 evlilik bir arada olmaz.

Bir sürü yeni firiniz var hangisiyle başlayacağınıza kalbinizle karar vereceksiniz. Hangisine aşıksınız bir ömür boyu hangi fikirle devam etmek istiyorsunuz onu seçeceksiniz. Doğrusu bu sevgiliyle evlenmek ve çocuklar yapmaktır. Yani yeni işler devam eden işinizin parçası olabilir, bu yatay veya dikey genişleme olabilir ama bu durumda herkes mutlu olur. Siz de eşinizde bunu istiyordur. Yeni çocuklar sizi sever onlarda sizle beraber büyür. Büyür kocaman olur sizi geçerler.

Paranız var evli değilsiniz, evlenmek ve aşık olmak istemiyorsunuz o zaman yatırımcı olacaksınız. Paranız ile şirketlere gireceksiniz sonra karla çıkacaksınız.

Hürtürk kardeşlerin dikkatle izlemeye devam edeceğimiz hikayesi

Cem 1979 Mert 1982 doğumlu iki kardeş. Amiga, Commodore, Sinclair nesli iki genç girişimci. İlk paralarını ilkokulda kazanmaya başlıyorlar. Anneleri Yeşilyurt’ta kırtasiye – oyuncakçı dükkanı açınca iki kardeş burayı kendi programlarını satmak üzere kullanmaya ortaokul ve lise yıllarında başlıyorlar. Babaları ilk bilgisayarları olan Sinclair’i aldığında onlarda kitaptan gördükleri kodları bu ilk nesil bilgisayara girip yazılım işine o yıllarda adım atıyorlar. Çocukluk yıllarından itibaren kendi şirketlerini kuracakmışçasına çalışmaya başlıyorlar. Hatta Cem ortaokulda annesinden habersiz kendisine Hürtürk yazılım şirketi olarak kartvizit bastırıyor. Annesi bu duruma oldukça sinirleniyor ama ne Mert ne de Cem bu hayallerinden vazgeçmiyorlar. Okul yıllarında ilk yazılım programlarını satıyorlar. Annesinin arkadaşı olan zayıflama merkezine müşteri yönetim programı yazıyorlar. Daha sonra veri tabanı ve kütüphane programlarını geliştirerek dükkânlarının penceresine “yeni kütüphane programı geldi” yazarak ilk pazarlama denemelerini yapıyorlar.

Cem kendisini tembel bir öğrenci olarak nitelendiriyor hatta lise sırasında bilgisayarlara ve yazılım işine ilgisinden dolayı ilk sene üniversite sınavını kazanamamış. Mert ile birlikte bu yıllarda kuzenlerinin şirketi Turkline’da çalışmaya başlıyorlar. Mert tasarımla Cem ise daha çok yazılımla ilgileniyor. Turkline firmasında çalışırken eposta gönderim programı üzerinde çalışmaya başlıyorlar. Diğer firmalara geliştirdikleri bu yazılıma oldukça ilgi duyuyorlar ve kendilerinin de buna benzer bir program yapabileceklerini düşünüyorlar.

Cem Hürtürk - Mert Hürtürk

Cem Hürtürk - Mert Hürtürk

Altavista’dan 20 ye yakın eposta toplayıp bu adreslere kendilerini tanıtan ileti göndermişler. Bir bakıma istenmeyen eposta yani spam yapmışlar. Bu durumdan şimdi hiç hoşnut değiller, çünkü o zaman bu yaptıklarının spam olduğunu düşünmemişler. Attıkları bu tanıtım iletisine birkaç gün sonra Hong Kong’dan cevap gelmiş. İlk müşterileri ve onların ilerleyen zamanlarda ana ürünleri olacak oempro’nun geliştirilmesine sebep olacak bu müşteri onlardan ilk olarak Dmoz’un benzerini kodlamalarını istemiş. Aynı müşteriye 6-7 ay boyunca farklı programlar yazmışlar. Fakat bu yazdıkları programları sadece bu müşteriye özel yazdıkları için başkalarına satmaları mümkün değilmiş. Hong Kong’lu müşteri en son olarak bu kurdukları sitelerdeki üyelere eposta gönderebileceği bir sistemin olup olmadığını sormuş. Mert ve Cem’de hazır paketleri olduğunu söyleyivermişler. Böylece yazdıkları taktirde bu programı başkalarına da satabilmeyi hedeflemişler ama işin kötü tarafı, müşteriye hazır demelerine rağmen program ellerinde yoktur. 2 gün geceli gündüzlü çalışarak “octeth email marketing” programını yani şu anda sattıkları “oempro” ‘nun ilk versiyonu ortaya çıkarmışlar.

Yazdıkları bu program onlara cesaret vermiş ve octeth.com sitesine henüz hazır olmayan diğer yazılımları da koymaya başlamışlar. Satıldığında kısa sürede yazacaklarını düşünerek bunu yapmışlar. Hong Kong’lu ilk müşterilerinden sonra hazır eposta gönderim programını Almanya’dan Michael adlı ikinci müşterileri 75 USD ödeyerek satın aldığında iki kardeşin bu işi başaracaklarına güvenleri daha da artmış. Cem bu sırada üniversitede okurken Mert lisedeymiş. İnternet’ten satış yaptıklarında parayı nasıl alacaklarını o zaman henüz çözememişlerdir. Digibuy hizmetini bulurlar bu ödeme sistemi ödemeleri çek olarak göndermektedir. İlk 75 USD lık satış bedeli çek olarak gelir. Cem bankaya gider, banka bu çekin bozdurulması bedelinin 35 USD olduğunu söyler. Kalan 40 USD tam 25 gün sonra alırlar işte bu 40 USD onları çok sevindirmiştir.

Cem Kültür üniversitesi bilgisayar bölümünde okurken büyümeye devam eder. Mert bu sırada Bilgi üniversitesi görsel iletişim ve tasarım bölümüne girer. İki kardeş işlerini evden yapmaktadırlar. Henüz bir şirket kurmamışlardır. Faturaları anne ve babalarının şirketlerinden kesmektedirler. Her ikisi de kuzenlerinin turkline şirketinde çalışması onlara iş konusunda tecrübe kazandırır. Turkline Türkiye’deki bir çok büyük şirkete internet yazılım ve tasarım konusunda hizmet vermektedir.

Octeth sitesi

Octeth sitesi görüntsü

Büyük kardeş Cem askere gitmeden önce evlenir, askere gittiğinde 3000’e yakın müşterileri vardır. Mert bu süre içinde tüm müşterilerle ilgilenir. O günler tek başına kaldığı için oldukça zorlu geçmiştir. Geliştirdikleri “oempro” ürünü rakiplerine göre bu süre içinde güncellenmediği için geride kalmıştır. Döner dönmez dört elle tekrar işe başlarlar ve bu sefer kendilerine ofis ararlar. Bakırköy’de şu anda çalıştıkları ofise yerleşirler ve şirketlerini kurarlar. İki kardeş bu aşamadan sonra daha hızlı büyümeye başlar. Kurulduklarından itibaren geliştirdikleri yazılımları yurtdışına satma amaçlı olarak kendilerini organize ederler. Octeth.com siteleri İngilizce’dir ve tüm müşterileri yabancı ülkelerdendir.

Cem Hürtürk - Mert Hürtürk Etohum toplantısında

Cem Hürtürk - Mert Hürtürk Etohum toplantısında

Geliştirme süreci hızlanırken satışlarını ve ürünleri arttırmak için yeni elemanlar alırlar. Birden 2 kişi olarak başladıkları şirketleri 10 kişiye kadar büyür. Bu sefer farklı problemlerle karşılaştıklarını fark ederler. İlk günlerde sadece ürüne odaklanırken artık şirketin iç işleri de önlerine sorun olarak çıkmaya başlar. Çalışanları organize etmek, yazılım, satış ve desteği müşteriler büyürken aynı kalitede tutmak oldukça zorlaşır. Büyürken satış ve destek ekiplerini Hindistan’daki bir şirkete yaptırmaya başlarlar. Bu çark kontrol edilemez bir şekilde büyürken müşterilerden koptuklarını, yazılımda istedikleri geliştirmeyi yapamadıklarının farkına varırlar. Bu süreç içinde müşteri sorunları artar. Şikâyetler ve memnuniyetsizlik problem haline gelir. Şirketi bu süreç içinde küçültmeye ve kendi ana işleri olan satış ve destek bölümünü bundan sonra dışarıdaki firmalara vermemeye karar verirler. Satış ve yazılımı Cem kendisi üstlenir. Desteği ve yazılımdaki düzeltmeleri okuldan da arkadaşları olan Aykut yapmaya başlar. Böylece şirketi tekrar organize ederler.

“Oempro” ürünü şirketlerinin motorudur. Cirolarının çoğu bu ürün üzerinden yapılmaktadır. Babaları her ne kadar yaptıkları iş konusunda uzman değilse de yumurtaların farklı sepete konulması gerektiği konusunda Cem ve Mert’i uyarır. Yeni ürünler oluşturmaları gerektiklerini Arda Kutsal’da anlatır. Bundan sonra eposta gönderim programının yanına “sendloop” adında sunucu tabanlı eposta gönderim hizmetini eklerler. Rakiplerinde gördükleri iletilerin farklı eposta programlarında nasıl gözüktüğünü kontrol etmeye yarayan yazılımı başka bir firmadan satın almaya karar verirler. Hatta anlaşmayı bile yaparlar. O sırada Cem’in programcı kayınbiraderi Gökhan Özbarut bu yazılımı kendilerinin de yapabileceklerini anlatır. Anlaşmayı feshederek 1 ay içinde bu yazılımı yaparlar. Böylece sadece birkaç firmanın üretici olduğu pazarda octeth’e yeni satabilecek bir hizmet daha ortaya çıkarmışlardır.

Mert şirketi kurduklarından bu yana aklına gelen fikirleri not alabileceği bir program hayal etmektedir. Bunun için kendisi yazılımı da öğrenmeye başlamıştır. Fikirleri organize edebilen wridea.com sitesinin temellerini bu şekilde atmış olurlar. Bu fikri 2006 yılında internete taşırlar. Site yayına alındıktan belli bir süre sonra söz sahibi yabancı bloglarda yayınlanır. Bu yazıların etkisi yüksek olur. Bir akşam sitelerinin çöktüğünü görürler fakat anlam veremezler. Daha sonra wridea hakkında olumlu blog yazılarının olduğunu okurlar. Wridea.com’da yeni yumurtaları olarak sepete eklenmiştir. Wridea.com’un henüz gelir modeli yoktur, ancak İngilizce açılan siteye üye 30.000 kişi vardır. İki kardeş İlerleyen zamanlarda bu hizmeti kurumlara satabilmek için planlar geliştirirler.

Wridea.com site görüntüsü

Wridea.com site görüntüsü

Oempro ürününü satmaya çalıştıkları ilk yıllarda internete ve yabancı dergilere reklam verirler. Büyüme hızları ve memnun müşteri sayıları arttıkça reklam harcamalarının yerini ağızdan ağza büyüme modeli alır. Artık satışlarının çoğu tavsiye üzerine gelmektedir. Cem ve Mert yurtdışında ana iki rakipleri olduğunu ve onları geçmek için çalışırlar. Bakırköy’deki ofislerinde 3 kişi, 1 satış ve destek elamanı Amerika’da ve diğeri Hindistan’da olmak üzere şirketleri bugün 5 kişi. Müşterilerle birebir ilişki kurdukları için geliştirme süreçlerinin daha hızlı olduğunu ve memnuniyetin arttığını düşünüyorlar. Gelişim süreçleri içinde yurtdışından pazarlama konusunda danışmanlık aldıkları uzman kendilerine geri iade politikaları konusunda yeni fikirler verir. Daha önceleri 15 gün ve sıkı şartlara bağlı olan geri iade koşullarını değiştirirler. Yabancı danışmanları Larry bu geri iade şartını 60 güne çekmelerini ve koşulları kaldırmalarını söyler. Bu radikal düşünceyi ilk başlarda onaylamakta güçlük çekseler de geri iade oranları % 4’lerden %1’lere düşer. Müşteriler kendilerini sıkıştırılmış hissettiklerinde kafeslerini kırmak için her türlü yola başvurduklarını böylece öğrenirler.

Cem ile Mert’in yaptığı iş gelişen internet sektörü için bilenen bir kol olmasına rağmen, özellikle ülkemizde teknolojik işlerin anlaşılmadığı düşünüldüğünde anlatılması oldukça güç kategorisi içinde yer alıyor. Her ikisi de yaptıkları işi soranlara tam olarak açıklayamıyor. Soruyu soranlarda cevap karşısında ne yaptıklarını anlamıyorlar. 386 işlemci 14 inch ekranlı bir bilgisayarla kurdukları şirket bugüne kadar 15.000 yabancı şirkete oempro ve 10.000 müşteriye sendloop hizmetini satmış. Son 3 sene içinde yıllık büyüme hızları %100’ü geçmiş. Ana pazarları Amerika, İngiltere, Avustralya. Son yıllarda Avrupa ülkelerinden talep artmaya başlamış. Uluslararası pazarda yabancı şirketlere ürün satan hizmet veren Octeth Türkiye pazarında bilinmemesine rağmen güçlü adımlarla büyümeye devam ediyor. Global oyunda bu iki kardeşin heyecanı onları mutlaka daha büyük limanlara götürecek.

Ey internet girişimcisi bir düşün: “Kız istemeye gittiğinizde baban ne iş yaptığını nasıl anlatacak?”

Hava sıcaktı, insan durduğu yerde yapış yapış oluyordu. Yürümeye devam etti, asfalt ortamı daha da sıcaklaştırıyordu. Işıklarda bekleyen arabaların oluşturduğu trafik stresi iyice arttırıyordu. Saatine baktı, 2-3 dk önce gelmişti toplantısına. Kapısında iş merkezi yazan yerden girdi, güvenlik yazan yüksek masaya yaklaştı, kimliğini verdi, kiminle görüşeceğini söyledi. Mavi gömlekli omuzlarında kartal amblemi olan genç beyaz plastik bir kart verdi. Yan tarafları açık olan turnikelerden geçti. Üstündeki bozuk kırmızı ışıkların katları gösterdiği asansörlerin önünde beklemeye başladı. Sırtında ince ince ter damlalarının aktığını hisseti. Yanında bekleyen birkaç kişi daha vardı.

Ne iş yaptığınızı anlatamadığınız durumlar oluyor mu? Peki, aileniz sizin neyle uğraştığınızı anlıyorlar mı? Arkadaşlarınıza bile bunları anlatırken zorlanıyor musunuz?

- Nasıl yani, internet sitesi mi yapıyorsunuz?
- Bilgisayar malzemesi mi satıyorsunuz?
- Hah bak sen dedin aklıma geldi, geçenlerde yeni bir bilgisayar aldık XP’ye girdim ama yazıcıyı tanıtamadık, sen bilirsin…
- Yaa, aa bak bir arkadaşımda internet’le uğraşıyor onlarda site felan yapıyorlarmış.
- Nasıl oluyor bu iş, para var mı?
- Neyle geçiniyorsun şimdi?
- İnsanlar internet’te neden böyle bir şey yapsın abi?

Sorunlardan ilki yakın çevrenize iş modelinizi anlatmaktaki sıkıntıdır. “İnternet” konusu hala muammayken siz onun üzerinde bir işler yapıyorsanız veya yapmaya çalışıyorsanız gelişmiş bir sorunla karşı karşıyasınız demektir. İnternet dünyasının insanlarına yaptıklarınızı anlatmak ve inandırmanın yanı sıra “internet” kelimesini sadece gazete ve televizyonda duymuş yakın çevrenize geleceğe yönelik açıklamalarda bulunmak zorunda bulursunuz kendinizi.

İnternet camiası, özellikle Türkiye’de, eleştiri konusunda eli boldur. Bir şey yapmaya kalkışırsanız sizi yerden yere vururlar. Olayın negatif yönlerini çuval çuval önünüze dökerler. İnsanda ne şevk ne istek bırakırlar. Onları ikna etmek çok güçtür. Önünde klavyesi olan, fikri olduğunu düşünen, olaylara kapalı pencerelerden bakan, kendini guru sanan hotmail, msn, online gazete müdevami birçok internet gezgini sizin fikriniz üzerine martaval okumaya başlarlar. Ciddi eleştiriler olsa size gerçekten fikir verse, dünyadaki birçok örneği inceleyip sizin yaptıklarınızla kıyaslasalar ve katma değer sağlasalar eyvallah. Durum genellikle böyle olmaz, maça hep 1-0 bazı durumlarda 2-0 yenik başlarsınız. Maçın bu dakikalarındaki umutsuzluk daha başlangıçtır. 8’e kadar yolu vardır bu eleme gruplarındaki sonuçların. Dikkatli olacaksınız. Bazen kulaklarınızı hem seyircilere hem de rakiplerinize tıkayacaksınız.

Bugün Hürriyet gazetesinin Pazar ekinde Ayşe Arman’nın Bodrum’lu ayakkabı ustası Ali Güven’le yapmış olduğu röportajda ilkokul terk olan bu ustanın bir sözü dikkatimi çekti.

“Yaptığım sandaletleri yurt dışından meşhur insanlar gördü, onlar beğendi, ayağına giydi. Kimi kendi kalkıp gelmişti, kimi rahmetli Ahmet Ertegün’ün misafiri. Ben tabii bilmiyorum Mick Jagger kim, Donna Karan, Bette Midler kim? Bunlar benim sandaletlerden birer ikişer aldı. Herkes bana soruyor: “Sen biliyor musun bu insanlar kim?” “Ben ne bileyim kardeşim” diyorum, “Ben hayatta sadece sandalet yapmayı biliyorum, onu da yapabileceğim en iyi şekilde yapmaya çalışıyorum o kadar.”

Siz de sadece en iyi sandaletinizi yapın.

İnternet camiası daha başlangıçtır, hadi onlarla aynı dili konuşuyorsunuz, onlara anlayacakları dilden cevaplar verebilirsiniz. Peki ya bu internet gezegeninin dışındaki dünyalarda yaşayanlara ne cevaplar vereceksiniz. Düşünsenize Mars’ın adını sadece gazetelerden okuyoruz, bir de orada “çok uzaktan kumandalı” bir aracımız var, Mars üzerindeki iş modelleri hakkında buradan martaval okuyoruz. Durumun kısa özeti budur. “İnternet ve site” kelimelerinin ilerisine geçmemiş, site denilince de göze hoş gelen, atlayan zıplayan bir şeyler düşünen bir kitleye ne yaptığınızı anlatacaksınız. Çenesi düşük bir taksi şoförüne ne yaptığınızı anlatma başarısını gösterebilirseniz bu testin belki bir seviyesini geçebilirsiniz. Sonra arkadaş toplantılarında sıra size geldiğinde sizin kaç holding kuruduğunuzu dinlemeyi bekleyen gözlere dönüp tek tek yaratıcı internet fikrinizi anlatın. Size nasıl bakacaklarını bir düşünün. Bir de bu bilgi ve fikir seviyeleriyle sizi sorgulamalarına izin verin. Ne acı yemekli toplantıdır bu değil mi? Bu arkadaşlarınız başarıyı sadece gazetelerin Pazar günü eklerine çıktığınızda olduğunu düşünürler. Yani ölçüt sizin matbaa iş modelinin uzantısı olan gazetede çıkıp çıkmamanıza bağlıdır. O bakımdan onları pek önemsemeyin. İnternet dünyasının protest çocuklarının bile sizi yerden yere vurmaları daha değerlidir.

Arkadaşlar ve internet dünyası iyi hoş da, ailenize, sevgilinize, eşinize, kayınvalidenize onların akrabalarına nasıl anlatacaksınız yaptığınız işi. Kızı istemeye gidince nasıl dolduracaksınız formun “işiniz” yazan satırını. Kendinizi böyle bir ortamda düşünün ve internet üzerinde ne yaptığınızı ayna karşısında bir anlatın. Uzun olmasın, karışık olmasın ilkokul çocuğu bile anlasın. Bu sıcak ortamda kahvenizi yudumlarken kendinizden ne kadar emin olabileceksiniz, nasıl başaracaksınız bu sunumu. Bu sunum yatırımcılar önündeki sunumun yanında solda sıfır kalır. Düşünsenize ne iş yapar oğlumuz;

- “İnternet üzerinde video siteleri var amcası” ya da daha da gelişmiş bir iş modeli olsun
- “İnternet üzerinde sosyal imleme sitesi var bununla para kazanıyorlar” veya
- “Oğlumuz internet üzerinde alan adları sektöründe doğrudan yönlendirme yapan bir iş model üzerinde çalışıyor”
- “Oğlumuzun şirketi advertorial flash oyunlar yazıyor”

Asansörü beklerken alnından terlerinde aktığını hissetti. Gömleğinin koltuk altıda kesin ter olmuştu. Toplantı odasında klima varsa 5 dakikada rahatlayacağını düşündü. Bu asansörleri hangi mantıkla nasıl ayarlıyorlar anlamıyordu. 3 tane asansör vardı, bina toplam 15 katlıydı. 7 dakikaya yakın bir süredir bu giriş kapısında kırmızı led ışıklara bakıp duruyorlardı. Bekleyenler artmıştı, herkes hangi asansörün önce geleceğini tahmin etmek üzere bir o kapıya bir bu kapıya yönleniyordu. Bu oyunu kazanan asansöre ilk binme hakkını kazanıyordu. Yanlış bir tercih yapıp yanlış kapıya yanaşırsanız, asansör dolduğunda birilerinden içeri yanaşmalarını istemek ne kadar zordur. İşte sonuncuda bu cezaya tabi oluyordu. Bu asansörleri ayarlayan firmaya belli bir süre sevgi dileklerini gönderdikten sonra bir mekik üsse yanaştı. Bir hareketlenme oldu, bayanlara öncelik verilmedi. İş dünyası işte bu kadar sertti. Onlar güzellikleriyle öne geçme girişimlerinde bulunurlarsa işte olacağı buydu. Vahşi dünyanın gerçeği, kim iyi tahmin ettiyse o ilk bindi asansöre. 5 kişinin rahatlıkla bindiği bu küçük odaya 8 kişi bindi. Terli eliyle 7’ye dokundu, son binen gencin 2’ye bastığını görmek epey sıkıcıydı, minibüs iş modelini bulan güzel ülkemin girişimcileri asansörde ilk 3 kata asansörle çıkılmayacağı gerçeğini es geçiyorlar diye düşündü.

Aklınıza ilk fikir geldiğinde anne ve babanıza iş modelinizi anlatmayı deneyin. Başarırsanız çok önemli bir adımı geçmiş olabilirsiniz. Yoksa sizin büyük bir ofisiniz ve iyi bir arabanız olana kadar “bu işlerle uğraşma git bir yerde işe gir” plağını sürekli dünlersiniz. O bakımdan bir internet girişimcisinin önünde iş planın dışında aşması gereken çok engel vardır. İş modeli, iş planı içinde aşılması gereken adımlar hava civa kalır. Kardeşiniz, ağabeyiniz bu işlere yakın olabileceği için onların desteği aile içinde önemlidir. Onları doğru yerden yakalarsanız maç içinde dinlenme ihtiyacı duyduğunuzda bu güvenli limana sığınabilirsiniz. Bazen kardeşler sizin sermayenizi karşılıyor olabilirler.

Yazının ucunu kaçırdım ama şimdi tekrar aklıma geldi. Türkiye’de güzel bir iş yapmaya çalışan kim varsa eleştirilir. Arkasından söylenmedik kalmaz. Hatta internet üzerinde de anonim isimlerle yapmaya çalıştığı işin ne kadar basit olduğu bu işin nasıl olmayacağı yönünde birçok yazı yazılır. Bir işin olmaması için binlerce sebep olabilir bunlar zaten iş modeli, iş planı yapılırken büyük olasılıkla düşünülmüştür. Yumuşak karna yumruk atmak, belden aşağıya vurmaktan başka bir şey değildir bu, mertlik değildir. Gerçekten bir eleştiri yazısı yazacaksa bu “sözde internet guruları” bu internet girişimcilerinin yapıcı eleştiriye yani sorunu tespit eden sonrada öneri veren kişilere ihtiyaç var. Yoksa “bu iş olmaz” “bu şu modelin kopyası” diyen basitleştirilmiş cümleler kimseye bir şey kazandırmaz.

Ne zaman başarılı olursunuz, işte şakşakçılarınız o zaman artmaya başlar. Ne zaman bir gazeteye haber olursunuz, kıskanılmaya başlanırsınız. Evet, maalesef dünya bu dünyadır. Acı biberden daha çok yanabilir diliniz. İnternet girişimi yapmak bu kadar zordur. Yoksa iş planı, iş modeli, yatırımcı, sunucu, yazılımcı sorunlarını halletmesi kolaydır.

Konuları bir toparlayayım;
1. Bir fikriniz var yeni bir şirket kurmak istiyorsunuz herkesin sizi anlamasını beklemeyin, doğru kişilerden doğru yapıcı fikirler, eleştiriler alın. Diğerlerine kulaklarınızı tıkayın.
2. Herkesin ne yaptığınızı anlamasını beklemeyin, işinizin basit bir tanımını yapın, karşınızdaki kişiye özel olarak bu hazır anlatımlarınızı kullanın.
3. En iyi sandaleti yapmak için uğraşın. İşinize odaklanın.

* Not: Diyeceksiniz ki yazı içindeki Tarantino hikayesi ne iştir? Bekleyin, biraz sabır, onu da bir yerlere bağlayacağım. Bir de yazıda gördüğünüz dilbilgisi hatalarını lütfen yönetime bildiriniz.

« Older Entries

Newer Entries »